12 Şubat 2017 Pazar

Birgün elbet umut kokacak gene sokaklar,
insanların sabahları evlerinden mutlu ayrılmaları için,
ümitli uykusuzluklara katlanacağız yine.
ama şimdilik beklemeli biraz,
insanlar bizsiz ölmeli bir süre.

8 Ocak 2017 Pazar

ç

Bunu hayatımda bir tek sana anlatabilirim, ama sana da anlatamam.

Ya da;

Sana anlatamam, oysa bunu anlatabileceğim tek insan da sensin.

Bu basit bir üslup kaygısı mı? karşımdakine vermek istediğim mesajda altını çizmek istediğim önermedeki ince seçiciliğim mi? kararsızlığım mı yoksa?

Bir vedaysa bu;
Bir kahve mi söylemeli, uzun içimli.
yoksa yarım bırakılsa da hikaye içerisinde önemsenmeyecek ince belli bir bardakta çay mı söylemeli.

Yani önceden bilmeli mi karşımdaki vedayı?
Yoksa zaten biliniyor mu bu veda?
tabi bir vedaysa.

Kolumda yaptırmadığım bir dövme, henüz işin içinden çıkamadığım bir yolu temsil etmekte.
Yol, kendinin içinden uzayarak bitmezken,
yolda olma hali,
uykuya,
uyku hissizliğe...




13 Aralık 2016 Salı

Geçmişim ile aramda bir bağlantı var.
Sorgu sual, işte bu bağ.
geçmiş; ben ondan koptukça kişiliksiz ve fakat kavramsal.

bir zamanlar geleceği kavramlarımın üstüne döken ben,
o kavramlar bugünleştikçe somutlaştıkça, kişileştikçe gözümün önünde,
geleceğim ve bugün arasında bir kocaman mesafesinden başka bir şey kalmıyor.

geçmişim; bugün ve gelecek birbirine yaklaştıkça benden uzaklaşıyor.
geçmişim büyüdükçe, eskiden olan bütün benlikler, büyük bir balonun içine sıkışmış gibi,
geçmiş zamana sıkışıyorlar.

bilseydik yapmazdık böylesini!
kim?
her an kendi içinde yeni bir ben tanımlamaya devam ediyor.
fakat an geçtikçe tüm bu benliklerim gitgide daha önemsiz!
sanki bir hamamböceğinin kocaman bir ayak tarafından ezilmeden önceki son adımı gibi,
her an, her ben o sona bir adım yakın.

-bu durum, sonun gelmeyişindeki sabırsızlığımızla birleşince, kendi içinde bir sonsuzluk,
bu sonsuzluk algısı da bir zamansızlık hissi yaratmadı değil ancak,
bu zamansızlığın içinde kendisini sabit hisseden herkesin başına geldiği gibi,
dünyanın dönmesi dahil etraftaki bütün saatlerin çalışması ve bütün pisliklerin algoritmik şekilde birbirleri arasında döngü yaratması yine de zamanın kendi benliğimiz dışında ilerlediğini göstermeye devam etti.-

 İŞTE BU EN BÜYÜK UYUMSUZLUĞUMUZDU O VAKİT!

Hangi vakit?
o an hangi beni yarattı, o ben hangi şartların içinde yitip gitti bir sonraki ana kadar?

bu sarmal düşünüş, bir delirme imkanı da vermiyor değildi. delirme imkanımızla zamanın gidişatı arasında küçük oyunlar tutuyordu bizi düzlükte.

Konu delirmekse, zaman size hizmet eder. Mesela, zamanı her durdurmak istediğinizde bir kapı da açılır sonsuz deliliğe. Geçmişin orda olduğunu bile bile orda kalmak istemeniz bir deliliktir. Bunu istemenizin imkansız olması karşısında deliliğe imkan sağlamadığını reddedemezsiniz.

Zamanın geçmesiyse tek istediğiniz; istediğiniz kadar zamanın geçmiş olduğunu düşünmek için, yeteri kadar zamanın geçmesi için sabretmek tek seçeneğiniz değildir. Tam da ikinci seçeneği aramaya başladığınız noktada delilliğin kapıları ardına kadar açılır sizin için.

Unutmayın, deli olmak sizin tercihiniz. Hem bugüne kadar kolunuzdaki saat çalıştı da n'oldu?

1 Aralık 2016 Perşembe

Sahne aydınlandığında bir kaç eski masa ve sandalyelerin orada olduğu görülür. Sahne biraz daha aydınlandığında dekorun bir kafe olduğu görülecektir. ancak bir ampul patlaması sesiyle sahne aydınlatması ilk haline döner. ilk kişinin girdiğinin tersi yönden kravatlı yahut papyonlu bir beyefendi, yüksek perdeden beyefendi, sanki az sonra önüne gelen kahveyi beğenmeyecek bi tipi varmış gibi duran bir beyefendi içeri girer. ışık bu beyefendinin takibindedir ancak beyefendi ışıktan kaçmaya çalışır, kısa bir yakalamacanın ardından beyefendi pes eder.

Beyefendi: Bir fıkra anlatacak kadar vaktimin olup olmadığını sordular. hay hay dedim. ama gülmezseniz suçlusu ben değilim. kabul edildi. sahnenin arkasına aldılar, bir kaç makyaj yaptılar birkaç düzgün kıyafet verdiler. bir baston elime tutuşturdular. sesi duyunca çık dediler. Hangi ses? diye soracak oldum ki, itin biri itti beni, kendimi burada buldum.

Efenim selamlar, ben bugün burada size bir fıkra anlatacağım. komik olmasını beklemeyin lakin, fıkranın kendisi komik olsa bile ben komik bir adam değilim. biliyorum şurda ayağım takılsa ve düşsem hepiniz daha çok gülerdiniz ancak, tiyatroda esprilerime görsellik katma konusunda oldukça yeteneksizim. bu yüzden anlatacağım fıkranın içinde oldukça garip sesler çıkartmaya çalışacağım ki belki gülersiniz. Ya da iyisi mi hiç uğraşmayayım, size Sosis diyeyim. SOSİS. -cebinden uzun bir sosis çıkartır, seyircilere doğru sanki bıçak tutuyormuş gibi doğrultur.- İşte bu bir sosistir.-kıl herif ona yaklaşana kadar öyle kalır.-



23 Eylül 2016 Cuma

Hakim, dün gece altı aylık bir bebeği tutuklamış.Bütün deliller ve şüpheler, etraftaki bütün darbe teşebbüsleri bebeği gösteriyormuş. 

gece tutuklamış, sabah ilk iş kodese atacaklarmış da insafı varmış polis amcalarının, annesini beklemiş.

Bebişin annesi eski savcı (artık eski), söylence o ki savcı olmak için bi kaç el öpmüş. El öpmekte bi problem yok da yanlış el öpmüş. 

Annesi yanlış eli öpmüş demişler diye bir bebeği tutuklamış hakim amca dün gece. Hakim amca tutuklamasaymış hakim amcaya da öpmüş diyebilirlermiş, bu da başka bir söylence.



  

9 Ağustos 2016 Salı

Ellerinden kanlar hala damlıyordu sanki yere adamın,
O eller belki bir toplumun elleriydi,
kanlarsa bir toplumun çocukluğunun.

O kanlara, o ellere ve o topluma rağmen,
adam masum olduğundan emindi:

"Şimdi sayın savcım, benim size diyeceklerim var.
Kredi borcum vardı, battım.
güzel günler de görmüşlüğüm vardır,
zamparalık da yaptım.
trilyonluk adamdım.

Görmedim savcım,
hani ben belki bugün onun mendil sattığı metro istasyonundan geçtim,
onu o zaman nasıl görmediysem,
bu sefer de görmedim."


Gecenin yarısı sokakta kalan  Suriyeli bir çocuk,
yolun karşısına geçerken
neden ışıklara uysun?
Hangi kural onun içinmiş ki sanki bugüne kadar,
kırmızı ışık onun için olsun?
Veya hangi ışıktan medet umsun?

"yine de kırmızı ışık olunca durulur" dedi savcı,
dilenci çocuğun ölüsüne seslenerek.
...








Adalet
Adliye
Adalet
Adliye

12 yaşında küçük bir kız çocuğu,
düşünürken kendisini, adaleti ve annesini,
gözü  themisin memesine takılır.

eh ayıp yoktur memede, eğer örtülüyse.

insanın kendisini küçük hissettiği bir boşlukta,
küçücük bir insan.
kaybolmamak için adliyenin adaletinde,
eli annesinin elinde:

"9. Aile mahkemesi nerede?"

Adliye avlusunun insanlarla doldurulamayan boşluğu,
bir kaç dakika içinde küçük bir kız çocuğunun sorularıyla taşacak,
fakat bu sorular avukat ablaların topuk sesleri ve mübaşir amcaların
sanki yaz tatilinde kumsalda mısır satıyor gibi adalet sattığını düşündüren
sıcaktan veya başka birşeyden bunalmış çığırmaları arasında kaybolacaktır.

Elbet 9. Aile mahkemesi bulunacaktır,
çocuk adaletle elbet tanışacaktır.

Ancak hikayemizin ve hayal gücümüzün kendi kendini ters taklaya düşüreceği,
Themis'in ve pembe dosya perilerinin hikayesi
küçük kızımızın, annesinin ve Themis'in memesinden ibaret kalacaktır.

Şöyle ki;

duruşmadan çıktığında çocuğumuzun aklında kalanlar aşağı yukarı şunlardır:

- Bir meme, ama Themis'in değil, babasının elinde fakat annesinin değil,
- Kurtarıcım değil ama bir peri, pembe değil fakat cübbeli.

Küçük kız 9. Aile Mahkemesi'nde gördüklerinden yine de kendine göre bir peri masalı çıkarmıştır:

" Themis'i gördüm, hiç de kılıçlı değil, gözleri kapalı değil ama memesi kapalı. Memesi açık biri var hikayede ama themis değil.

G.D.

Onlar ersin muradına, biz annemle çıkalım nafakasına"

Kızımız çıkarken adliyeden, Themis heykelinin kudretine sırtını dönmek biraz içine sinmese de, bu sefer de gözüne "adliye" yazısı takılır:

Adliye
Adalet
Adliye
Adalet...












19 Mart 2016 Cumartesi

KİŞİ- Meraba... yine bir şeylerin sonlarındayız. yolculuğumuzun tam da bu aşamasında, suçu tanrılara atmanın anlamsızlığını öğreneceğiz. Oysa ki onlardan nefret etmemize onların var olduğunu kabul etmemiz de dahildi. küfürler edip, içimizi rahatlatmaktan başka bir işe yaramayan bu sürecin sonunda yine başımıza çok boktan şeyler geldi. bu boktanlık içerisinde dua ederken -şuna biz "neticei talep" diyelim, dua çok teoloji kokuyor- istediğimiz şeylerin ne zaman gerçekleşmesini istediğimizi de söylememiz gerekiyor.  hal o ki tanrılar ebedi  yani "zamansız" olduklarından "hemen" kelimesinden pek bir şey anlamıyorlar. sonra sınavlarla ödüller karışınca iş boka sarıyor. hatta ödülün kendisi bir sınav halini alıyor. "ödevlerini yaparsan iyi not alırsın" veya adam smith'in klasik "para-çokomel" takasları tersine dönüyor. önce iyi notlar alıp, ders çalışmayı taksitlere bölmeye filan çalışıp, kendimizi kredi kartı borcu batağında bulabiliyoruz. halbuki başka bir oyunun sahne arkasında bulunan bir silah, gelip izlediğin oyunda senin yüzüne doğrultuyor. Hanımlar beyler, biliyorsunuz ki bu sahnede bir silah varsa o silah muhakkak patlayacaktır.

(cebindeki silahı çıkarır ve seyircilere doğrultur.)

Aramızda silahın patlamasını isteyenler var mı?-tehditvari hareketlerle, ortamı olabildiğince germeye çalışarak- bakın bu silah elbet patlıycak. gelin en az zararla çıkalım bu işten. söyleyin bana bu silahın patlamasını isteyen var mı? Hanımefendi siz? sanki kocanızdan nefret ediyormuş gibi duruyorsunuz. sizi bu dertten kurtarabilirim.

-silahı havaya doğrultur, bir tane havaya sıkar,. ardından az önce silah doğrulttuğu kadına dönerek-

Tanıdığım iyi bir boşanma avukatı var. size telefon numarasını verebilirim. 

-sahnede dolaşmaya başlar, anlatacak bi derdi vardır-

hayat bize hep kurallar dayatıyor, kuralların gerçeklikle ilişkisini kurmadan o kurallara uymak, onlara göre hareket etmek zorunda kalıyoruz. bir süre sonra bu kurallar bizim gerçekliğimiz oluyor. Örneğin, bir silah var, sahnede. dolayısıyla bu silah elbet patlayacak, bu fikri gerçek kabul edip ardından oyundaki hangi karakterin öleceğini düşünmeye başlıyoruz. Oysa gördünüz, silah varsa ölüm vardır veya olacaktır demek, bu tip toptancı kabuller bizi bu hale getiriyor. toptancı.

-Sahnede bulunan fırına doğru ilerleyerek-

Şimdi burada fırın var diye ben size kurabiye pişirecek miyim? sanıyorsunuz.- o sırada kurabiye hamurlarını tepsiye dizmeye başlar-

 


9 Şubat 2016 Salı

küçük bi şehirdeki minik bir hikayesin artık. önemsizsin. kimseye mal olmadın, kimseye de mal edemezsin, yoksunluğunu. yaşamdan yoksun, umuttan yoksun olan bu durumunu dert etmeyişin, basiretinden yoksun.

kaybeden ve kaybedecek oluşun kronik. uçurtma metaforları da kurtarmıyor. Kazanmanın anlamını unuttun. Ne olsaydı kazanmış olurdun?

Bir senedi sonradan doldurmak gibi değil hayat, çocuğunu döven bir babaya velayet davası açmak kadar kolay da değil. Çocuğunu döven bir baba için hayat zor, babasından dayak yiyen bir çocuk için de öyle. Olanları uzaktan izlemek zorunda olan bir anne için de zor. Bu kadar zorluğun içinde bir "kurtarıcı" sıfatı da yüklenmekten son anda sıyrılarak bir velayet davası kazanmak çok kolay. Bir de bu yüzden para almak, güldürüyor adamı. Babalar, siz dövün! Dövün ki ben de paramı kazanıyım.Siz çocuklarınızı dövmeseniz biz avukatlar para kazanamayız. 

Neyse ki bu memlekette çocuklarını döven babalar kronik. Biz de bu yüzden çocuklar babalarından dayak yediği için değil de çocukları onları döven babalarından velayetini almak için para kazanıyoruz. Yani ekmek gibi, su gibi. Sürekli birilerinin bir yerde çocuğunu döven bir babadan çocuğu kurtarmak için dava açması gerekiyor. Yani insanlık tarihi boyunca biz yemek yemeye nasıl ihtiyaç duyduysak, artık zamanın her safhasında çocuğunu döven bir babaya velayet davası açacak bir avukata da ihtiyaç duyuyoruz. Bu yaptığım işi meşru kılıyor işte. 

Yaptığım işi meşrulaştırmak için, uğraştığım psikopatlıkların, kötülüklerin, insan öldürmelerin, dolandırmaların, işten atmaların, kazık atmaların bu toplumun bir parçası olduğunu kabul etmem  gerekiyor. Hem zaten yasalar da bu mantıkla yazılmıyor mu? dolandırılmak kronik olmasaydı bir toplum için, dolandırıcılık suçunun bir yasa ile düzenlenmesine ne gerek olurdu?

Peki dünyadaki bütün toplumların bağlı kılındığı yasalarda tüm bu kötülüklerin cezalandırılacağı düzenlenmişse, toplumdaki bu hastalıklı kısmın, - suç işleyen insanlar toplumun alerjik kısmını oluşturuyorsa eğer-  tüm toplumlarda olduğu sonucunu çıkarabiliyoruz. Ceza Kanunları'ndaki binlerce suçun, diğer kanunları da katarsak milyonlarca kusurun hukukta bir karşılığı olduğunda bu hastalığın ne kadar yaygın olduğunu kestirebiliyoruz. Hukuk işte bu kusurların dengelenmesi için var elbette, ama tüm bu kusurların toplumun tanımlanmasındaki yeri nedir?

Yani "bizim kanunlarımızla dolandırıcılık yasaklanmıştır, ama dolandırıcılık yapanımız da çoktur" derken aslında düz insan olarak, standart insan olarak toplumu oluşturan bireyi de tanımlamış da olmuyor muyuz? Tamam hepimiz dolandırıcılık yapmıyor olabiliriz, ama birine hakaret etmişizdir ya da hakaret etmediysek eşimizi aldatmışızdır, eşimizi aldatmadıysak borçlarımızı ödememişizdir, borçlarımızı ödemişsek, evrakta sahtecilik yapmışızdır vs. vs. Kusursuz insan yoksa, kusursuz toplumu öngören yasalar neden var? Yasalar olan toplumu yansıtmıyorsa, bireyler ideal toplumun ideal bireyleri değilse, biz ideal yasalar yapmaya neden bu kadar kafa yoruyoruz? İdeal toplum olarak önümüze konan değerlere aykırı tutumlar bir toplumda bu kadar yaygınken, yasaların ne değeri kalıyor ki?

Belki de bu bir hsatalık değildir. Biz aslında suç işleyen, birilerine kazık atan insanlardan bahsederken toplumun yapısından bahsediyoruzdur. Tüm toplumlarda hukukun Haklı/haksız ayrımı konusunda bir araç olarak kullanıldığını düşünürsek, hukukun işlemezliği oranında haklı/haksızın belirlenmesi hukuktan bağımsızdır. İşte bu noktada toplum için haklı olanla hukuk için haklı olan birbirinden ayrılmaktadır. Bu örnekte toplum; aslında yapısal olarak ve hukuku işlemez kılarak kendi içinde haklı/haksız problemini otomatik olarak çözmektedir. Bu noktada yasalara bağlı olmakla yemin eden herkes için iki seçenek ortaya çıkmaktadır. Çünkü yasalar toplumun mevcut yapısını yansıtmamaktadır. Toplumun kuralları ile hukukun kuralları çelişmektedir. Bu noktada hukukçu; toplumun kurallarını yasalardan daha altta görüp, toplumu değiştirmeye çalışan bir tutum takınabilir. Diğer seçenek de yasaların toplumun kuralları olması gerektiğini düşünüp, yasaları kimi zaman da yasalara aykırı olarak uygulamayıp, toplumun kurallarını uygulamak. ikinci seçenek hukuku uygulayanların da toplumun bir parçası olan birey olduğundan hareketle hukukun etkisiz kılınmasıyla açıklanabilir. 


12 Aralık 2015 Cumartesi

"aslında dünya ..."
neyse.

22 Kasım 2015 Pazar

Ruhi Bey,
Kaç kadının rüyasındaydınız dün gece,
Ve Ruhi Bey rüyanızda kaç kadın var?
Siz kaç adamsınız ki Ruhi Bey.

Hangisi için hangi boşluk?
Ve bu sizin nasıl bir doluluğunuz Ruhi Bey?
Viski bardaklarına dökülen.
Ve elbette eski otellerin vakti geçti
Gündüz Ruhi Bey
Ve gece Ruhi bey
Bilirsiniz aradaki ince çizgi Ruhi Bey
Şu saatin tik-tak demediği.
Iyi geceler Ruhi bey
Ve Günaydınlar.


3 Ekim 2015 Cumartesi

Kişisel Monolog ya da uçurtmacının aynaya bakmazken düşündükleridir.

- Hadi başlayalım.
- Yok Artık! Yine mi?
- Bittiğini sanmıyordun değil mi?
- elbette sanmıyordum. Başında olduğumuzdan filan bahsetmeyeceksin yine değil mi?
- Yoo, bahsetmeyeceğim.
- Oh, iyi bari.
- Daha başlamadık bile.
- Ya öncekiler, önceki başlangıçlarımız.
- O başlangıç diğeri içindi.
- kim için.
- uçurtma uçurabileceğini sanan. üçüncümüz.
- öldü mü?
- Aynştayna inanır mısın?
- elbette.
- o zaman yaşıyor.
- ya inanmasaydım?
- öldü derdim.
- iyi o zaman. başbaşayız o halde.
- elbette değiliz, ötekileri sıralarını bekliyorlar. bu sadece benim sıram.
- sen de ölecek misin?
- aynştayna inandığına emin misin?
- ya evimiz.
- orda yalnız değiliz.
- kim var.
- sürekli gülen bir kadın var. ama dünyayı komik bulduğundan değil. hatta gülmeyi istiyor olduğundan da değil. şu dünyada herhangi bir şeyi isteyecek durumda olduğunu bile düşünmüyorum hatta.
-neden gülüyor.
-tanrıya inanır mısın?
- hayır.
- o zaman bilmiyorum.
- ya inanıyor olsaydım?
- o zaman tanrının sırf eğlenmek için onu hayatının sonuna kadar gülmeye mahkum ettiğinden bahsederdim.
- iyi ki inanmıyormuşum o zaman.
- Bir çıkış arayacağız seninle beraber. bu arayış sana benim ne kadar şerefsiz biri olduğumu gösterecektir elbet. şunu unutma; ben sana olmayan bir şey söylemem.
- beni neye karşı uyarıyorsun.
- daha önce hiç tanımadığın, tanımak istemeyeceğin, olmadığın, olmak istemeyeceğin tüm benliklerin bir zamanlar gömdüğün mezarlardan dirilip teker teker karşına çıkacaklar. Uzak dur aynalardan.
- Sence durabilecek miyim
- kadere inanır mısın?
- hayır.
- o zaman bilmiyorum.
- ya inanıyor olsaydım.
- Az sonra koşarak bir aynaya bakacağın üzerine bahse girerdim.
- Peki sağ kalabilecek miyim?
- Elbette... İçimizden biri sağ kalacaktır. Bu kendi içinde kendinle yaptığın bir ölüm kalım savaşından farklı değil. Bu savaşı kazanan yine senin içinden bir parça olacaktır. Sen, yine de aynaya bakma.

11 Ağustos 2015 Salı

Hem kırmızılı kadın da çıkmıyor artık istiklale,
Kimse anlamadı onu,
o da artık gitar çalıyor.

Beyaz kadının elinde akordeon,
inadı inat.
büyüyor anlatacakları inatlaştıkça.
Hem uçurtmacının uğramayışı,
eksiltmedi ki hiç maceralarını.

Uçurtmacı mı dediniz,
uçurtma mevsiminde çatı aralarına kaldırdı
uçurtmalarını.
Kitaplar yaktı,
camlar kırdı,
bulut sayıyor.

9 Ağustos 2015 Pazar

Ambulans şoförlüğü hayalinin mesleği değildi. Yazar olmak istemişti hep. Yazar olmanın insanca yaşamakla bir alakası vardı ona göre. Yani yazar olmak için değil, insanca yaşamak için... Kim bilir belki de yazmak için hiç değil.

İsmi Murat'tı. Alabildiğine bilindik bir Türkiye'nin, alabildiğine sıradan bir ismi olabilir, ama aslında yazar olmak isteyen bir ambulans şoförü olması onu elbette diğer ambulans şoförlerinden ayırıyordu. Üstelik bunun için yazması gerekmiyordu bile.

Gündüz çalışırdı. Gece uyurdu. Arada yemek yerdi. Bazen sigara içer, bazen de kadınlarla sevişirdi. Tabii ki aslında İstanbul'lu değildi. sorduklarında söyleyecekleri başka bir memleketi vardı. Bir de sorduklarında ambulans şoförüyüm derdi. Bunu gururla söylerdi, kurtardığı insanların listesini tutar, bununla hava atmayı iyi bilirdi. Yetişemediği insanları hatırlamazdı.

Mesai onun için farklı başlamadı, Taksim/Beyoğlu bölgesinin en hızlı ambulansı onunki diyebilirdiniz. Önce Gezi'nin orada bir Kalp krizi, sonra çay molası, kahvaltı derken Kabataş'ta bir yayanın ezilmesinden sonra gün pek de sakin geçiyordu aslında. Yavaş yavaş yağmur bulutları Taksim Meydanı'nın üstünü sarmaya başlamıştı. Nostaljik Tramvay o sırada heykelin etrafını yeni dönmeye başlamıştı ki yağmur bulutları Taksim'i ıslatmaya başladı. Çok geçmedi telsizden Şişhane'de bir ağır yaralıyı bildirdiler. Adam vurulmuştu. Bilinen tek bilgi buydu. Ambulans şoförü yaralıyı düşünmedi, öldü mü diye düşünmedi, kim vurmuş diye düşünmedi. Ambulans şoförü olmak bunu gerektirir çünkü, profesyonellik budur ambulans şoförlüğünde. Acaba kaç çocuğu vardı vurulanın, yetişemezlerse kaç çocuk babasız kalacaktı?

Biliyor musunuz bu sefer düşündü ambulans şoförü bunları. Bir hikaye yazmak isteseydi böyle bir hikaye yazabilirdi. Vurulan bir babanın yetim kalan çocuklarının kalan hayatıyla ilgili. Belki intikam peşinde koşarlardı, belki umursamazlar hayatlarına devam ederlerdi. Duruma göre çocukların yetimhane maceraları da bir senaryo ortaya çıkarabilirdi.

Hani düşündükçe daha iyi düşünmeye başladığımız zamanlar olur. Bir anda beyin damarlarımızı tıkayan pislikler kaybolur, bir yandan hayaller kurarız bir yandan düşünmeye devam ederiz. Sanıyorum o anda bizim ambulans şoförü Murat'ın başına gelen de böyle bir şeydi. Ambulans'ı hızlıca sürerken aklından geçenler onu gülümsetiyordu. Bir yandan gaza basmaya devam ediyordu tabi. Taksim'den İKSV'nin orası ne kadar ola ki, ne kadar gaza basabilirdiniz? yürüyerek bile en fazla 5 dakika süren bu yol, önü diğer arabalar tarafından açılan bir ambulans için kaç saniye sürer ki...

Ama yol bitmedi işte. yağmurlu bir hava, ıslak yollar ve düşünceli bir ambulans şoförü o yolun bitmemesi için bütün sebepleri bir arada toplamıştı. Kasımpaşa'dan aşağı doğru yuvarlanan ambulansı, yolu TRT'nin oradaki çay bahçesinden izleyenler, azalan ve uzaklaşan siren sesleri olarak takip ettiler bir süre. Sonra ses yok oldu, sonra ince bir sessizlikle beraber yağmur da bulutlarıyla kayboldu. Sanki " artık siren sesi sustuğuna göre gidebiliriz" dedi bulutlar.

Murat mı? Elbette öldü. Belki de ilk defa yetişmeye çalıştığı birine gerçekten yardım etmek istemişti, belki de sadece aklı yazacağı öykülerdeydi. Yazamadı...


6 Ağustos 2015 Perşembe

O günün akşam haberlerinde ölümünü öğreneceğiniz bir adam için gün anormal başlamamıştı aslında. Yüzünü yıkayan bir adamdı. Dişlerini fırçalamadığı çoktu uyanınca.

Bir karakterin kişisel temizliği önemlidir bir öyküde!

Bir işi olsaydı işe gidecekti elbet. Akbilinde parası olmadığından değil, tamamen bunu yapmayı sevdiği için Yedikule'den Eminönü'ne yürüyerek gidecek, ardından  Karaköy'den Şişhane'yi tırmanacaktı. Yemek de yemeyen bir insandı ama bunu sevdiğinden değil, genelde parası olmadığından yapardı. O gün de yemedi. Yaşasaydı, belki ertesi gün yerdi.

Bu yolculuğun en zor kısmı Eminönü'nden sonrasıdır. Çünkü Balık ekmekçiler başlar orada. Taa ki Galata'ya kadar. Eğer ki karnınız açsa daha da acıkırsınız, toksanız da mideniz bulanır. Arası yoktur. Arada olan açtır.

Bu yolun mevsimine göre türlü türlü zorlukları vardır. Karşılaşacağınız zorluklar çıkış saatinize göre de değişebilir. Tedbiri elden bırakmamanız elzemdir. Örneğin Temmuz'un ortasında çıkmışsanız, muhakkak ki susayacaksınız, sıcaktır. Ekim'deyse yağmurlara dikkat etmeniz gerekir. En rahat kış mevsiminde gidilir bilinenin aksine. Çünkü karlar arasında yürümek güzel olur her zaman.

Ölüm haberi akşam bültenlerini süsleyecek olan karakterimiz içinse tek koruma bir mp3 playerdı. Kahramanımızın ne şemsiyesi, ne düzgün bir paltosu ne de güneşten korunmak için herhangi bir edevatı olmadığından, olayın geçtiği mevsimin tercihi sevgili okuyucuya bırakılmıştır.

Şişhane'ye kadar sorun olmadı, ama mevsim ne olursa olsun bir yağmur başladı. Mevsim ne olursa olsun kahramanımızın bir şemsiyesi olmadığından kahramanımız mp3 playerının kulaklıklarını düşürme riskini de alarak umursamazca koşmaya başladı. Kimbilir belki bu Şişhane bizim Haldun Taner'in Şişhanesidir, bir at aynada kendi yansımasına çemkirdi belki o anda. Attila İlhan'ın Tepebaşı'ndaki küçük yahudileri de muhakkak oralarda bi yerdedir. Meyhane Garsonu ise bu sırada elbette intiharını düşünmektedir aynalı pasajın oralarda. Fakat konumuz bunların biraz dışında. Bizimkisi haberlere çıkacak, ona yol yapıyoruz.

İnsan neden koşar? ya kaçar, ya yakalamaya çalışır. bizimkisi de  kaçıyordu işte yağmurdan. Zaten ıslanmıştı çoktan,  ıslanan adam neden hala koşar? Böyle şeyler düşünen bir adam olmadı hiçbir zaman. Bunları onu anlatan ben ve bunu okuyan sizler düşünürsünüz bir ara. Konumuzun bununla da bir alakası yok. Alabildiğine düz bir adam öldüğünde, haberlere nasıl çıkar? O öldüğünde onu haber yapan nedir? Dediğim gibi; yol yapıyoruz.

Mp3 player'da o anda her şey çalıyor olabilirdi. Adamı tanımıyoruz sonuçta. Demet Akalın'dan "Ders olsun" çalıyor olması da muhtemel, Bir Orhan Atasoy da. Bu biraz sonra gerçekleşeceğini düşündüğümüz olayları daha da gizemli kılmaz. Ama eğer konumuz bir ölümse, bir ölüyü daha değerli kılabilir. Pink Floyd dinleyen bir adamın ölmesi sizi daha çok üzebilir. Bu suç değil.

Adamı bulduklarında kanlar içinde yatıyordu. Mp3 playeriın camına kan sıçramış ve kulaklıklar parçalanmıştı. Ayakkabıları yoktu, ambulans da henüz gelmemişti. Hala gelmemişti. Akşam trafiği tabii ki bir kişinin ölmesinden daha önemliydi. Meraklı bakışlar, Meraklı ve Türk bakışlar adamın üzerinde, adam yerde kanlar içinde. Doktor olduğunu iddia eden bir kadın adamı dövercesine bir şeyler yapıyor, sağa sola bağırıyordu.  Yağmur henüz dinmişti. Sanki " artık kanlar içinde yattığına göre gidebiliriz" dedi bulutlar. Ağlayan kimse yoktu. Korkan kimse yoktu. Biraz polis vardı. Biraz da trafik oluşmuştu. Peki ne olmuştu?

Bir araba mı çarpmıştı. Yağmurlu bir havada şemsiyesiz bir şekilde koşan bir adama bir arabanın çarpması haber olur muydu ki? sanmıyorum. Belki de kahramanımız tam bir banka soygunun ortasında gangsterlerin silahından çıkan bir kuşuna kurban gitmişti. Belki bu da haberden daha fazla, filmden çalıntı bi hikaye olurdu. Böyle bi haberden rating bekleyemezsiniz. Peki bu ölenin kim olduğu, o haberleri izleyen hiçkimse tarafından umursanmıyorsa, izleyenlerin umursadığı neydi ki bu ölüm bir haber oldu?

Aslında cevabı bu kadar basit olması gereken bir soru bize neden bu kadar zor geliyor?  Ne izlediğimizi umursamıyoruz mu yoksa? Dikkat etmiyoruz mu etrafımızda olanlara? Soru basit: bu adam neden öldü de önemli oldu ve haberlerde bize haber olarak satılıyor? Ya cevabı bulalım, ya kendimizi azarlayalım. ama bir şey için bir neden bulalım. Çünkü şu sonuca çıkmak istemeyiz hiçbir zaman: O adamın ölmesinin ve bizim yaşıyor olmamızın nedeni aynı: Nedensizlik.




27 Mart 2015 Cuma

her gece, yarıma çeyrek kala,
uyanıp toprağın altından,
süzülecek bir cam aralığı bulan anılar,
boş ve kırık bir çerçeveye sıkıştırır korkunu.

korku ki,
o kırıklıkta müstehcen yalanlarına saklanır
umutsuzluğumuzun,

korku ki,
alıp başımızı gitmelerde bulur kendini,
bizi çağıran başka şehirler uydururuz...

yeterince david gilmour dinlemiştik,
kendimizi kurtarabilmek için
belki de bir gitara güvendik ki,
korkmayacağımızı düşündük.

9 Ocak 2015 Cuma

Sıkıcı adamım, İnsanlar beni severler, belki acırlar.
Dümdüzüm, sevgiye inanmam, herkese acırım,
siyah ve beyazlıktan değil, gıpgri hayatım.
unutulmaya müsait bir görüntünün içinde,
büyük cümlelerimi unutmaya soyunmuşum
ki herkes gibi olabileyim,
bir renk katabileyim griliğime.
ölümüm yakındır.
nefsimin dirayeti yoktur,
yaşamın anlamı bence çoktur,
geceleri uyumanın anlamı yoktur.
söyleyeceklerim de azaldı, dinlediklerim de,
tahammülsüzlüğüm içinde yuvarlanır,
sinir hücrelerim arasında hissederim yalnızlığımı.
bayadır birine aşık olmuşluğum yoktur.
denge hep varken aslında,
denge arayışı içinde dengemi kaybetmişliğim çoktur,
birini özlemişliğim de çoktur,
kavuşmuşluğum yoktur,
yalnızlık çoktur,
kendimi bir şeyin içinde eritmek yok.
inat çoktur da,
kendimi bırakmışlığım yoktur,
bira çoktur,
rakı az.
düşünce çoktur,
konuşma az.
siz çoksunuz,
ben 'yok'

3 Ocak 2015 Cumartesi


o minicik hayatına kocaman denizci hikayeleri uydurdun,
denizi övdün, maviyi gördün,
etme,

Sen mavi dedikçe, ben,
şiirden uzaklaştım,

Biz ona ulaşamayanız artık, maviye,
kocaman beton yığınlarında kaybolanız,
metro, telefon ve beyaz yakalar kaldı bir tek aydınlığımız,
etme mavi deme,
biz onun hayalini bile kuramayanız,

hangi maviyi gördün en son,
ya da nasıl bir mavi düşündün,

serinliği eskidendir bizde mavinin,
sen eskiyi hatırlattıkça ben,
şiirler kazırım ara sokaklara da
yine de maviyi en unutanım!

mavi deme, denizi gösterme,
bize uzak, gökler, maviler, deniztuzları,
yeter anlatma artık denizcilerin kahramanlıklarını,
gemileri bırak, gitsinler,
bilmiyor muyuz sanki her türlü denizci hikayesinin
yalanlarla örülü bir peri masalı olduğunu,
ufukların sonsuz olmadığını da öğrendik,
e bizim sonsuzluğumuz yine bir başka betona o zaman, daha yükseğe,
betonlar büyür biz küçülürüz,
kalplerimiz küçülür,
makinalar büyür,

e şimdi hangi betona karşı hangi mavi bu senin dediğin,
hangi makineye karşı hangi insan,
hangi don kişota karşı hangi değirmen,
gel sen de, ben değirmenden taraftayım,
şiir orda kalsın!



1 Ocak 2015 Perşembe

Su birikintileri arabaların asfaltta yüzdüğü görüntüsünü uyandırdı birden zihnimde. İnsanlarsa suyun üstünde yürüyor gibi. sanki hiç bitmeyecek yağmurlu günlerin ilk günü gibi henüz içinde olmadığım şehirdeyim. hayalini kurduğum, ama bir türlü benim olmayanı tam da ortasından yakaladım sonunda. Bir rüyaya ortasından dalmak gibi şu an benim için bu an. Asla eskisi gibi olmayacağım için mutluluktan uçuyorum, bir şekilde de bu eski halimin son anlarının tadını çıkarmaya çalışıyorum. bir ipin en ucundayım, diğer taraftan bir yolun en sonunda. Yaşamın ne olduğunu düşünüyorum bu sefer daha büyük bir belediyenin daha büyük bir otobüsünde, omzumu yağmur yağan otobüs camına yaslamış üç yaşındaki çocuğun meraklı içgüdüsüyle etrafı anlamaya çalışıyorum. Daha fazla insan var; bunun anlamı etrafımda daha fazla bilgi var. Bu bilgi akışı o kadar yoğun ki benim için; bunu anlayamazsınız. Ben anlatamam. Size buna ne kadar acıktığımı anlatamam, ama bu bilgi akışı anlamsız da geliyor bir yandan, bağlantısız, bolca sanrılı... Bu durumu karışık hale getiriyor, bir iki durak, bu karmaşıklığın nedeni üzerinde düşünüyorum. Öyle ki belki de ilk defa başım ağrıyor düşünmekten, bu ağrı beni heyecanlandırıyor adeta içine çekiyor beni. Bu kadar uyumsuzluğun arasında bu kadar çok bilgi ile bu başımdaki ağrı arasındaki uyum beni mutlu ediyor...

15 Eylül 2014 Pazartesi

bir garip ağıt


Tramvayların, arabaların, seyyar mısırcıların
senin ve benim
farklı zamanlarda,
düşsüz olmak için yeterince güçsüz zamanlarımızda
karşıdan karşıya geçtiğimiz bu cadde;



üç tel bir sopayla bir sürü nota,
bir kırmızı elbise ve  uzun saçın uyumuyla
güzel olmak için yeterince naif olan bu kadın;

Ve tabii koca harflerle burnuna yazılı ŞH Beyoğlu'na aldırmaksızın,
yalnızca adam taşımayan bu vapur

emektarı ve demirbaşıdır da İstanbul'un.



Aşık mıyız yine
ve yine eski zamanlardan mı kaldı aşkımız,


yoksa bu sefer de mi yeni sandık kalp çarpıntılarımızı?


Bir kadının rakı kadehini tutuşundaki hüznünden mi yine sarhoşluğumuz?
Kadına mı, rakıya mı hüzne mi susamışlığımız?


Belki de sarhoş kalmıştık son kadın tutuşumuzdan, ama ayılmadık!


Üç tel bir sopayla bir sürü nota,
bir kırmızı elbise ve uzun saçın kıymetli uyumuyla,
onu naif sanmam için yeterince güzel kadın,


ve bize fazla kırmızı, bize fazla güzel, bize fazla rakı,


artık unutulmuşudur bu şehrin uçurtmacı,
yıkılmışıdır, en büyük kaybedenidir,


ki biz " cehalet erdemdir " dediğimiz anda ölmeyi düşünmüştük,
"akıl lanettir" demiştik de vazgeçmemiştik kendimizden,
e lanetlendik, kaybettik,
ama malesef ölmedik...